
dostoyeski'nin "karamaov kardeşler"inde engisizyon ve hz. İsa
"Hz. İsa, yeryüzüne, İspanya'ya iner. insanların içinde dolaşmaya başlar. İnsanlar onu tanır, derin sevgi ve saygıyla karşılar, dua eder. Bir gün, Sevila katedralinin önünde, gözü yaşlı bir annenin kızını diriltir,
Katedralin engizisyoncu kardinali, olanlara şahit olur, muhafızlarına İsa'yı yakalamalarını emreder. Engizisyoncu kardinalde "öyle bir güç var ki, halk da öylesine alıştırılmış, öylesine boynu eğik, öylesine içi titreyerek onun sözünü dinler bir hale gelmiştir ki, kalabalık hemen muhafızların önünde açılır, onlar da birden meydana gelen bir mezar sessizliği içinde, ellerini İsa'nın omuzlarına koyup kendisini götürürler." Kutsal mahkeme binasının karanlık zindanına koyarlar. ertesi gece, engizisyoncu yaşlı katedral, zindana gelir, Hz. İsa'nın yüzüne bir süre baktıktan sonra ona şöyle der:
― — Söyle sen 'O' musun? Gerçekten 'O' sen misin? Ama karşılık almayınca, hemen sözüne devam eder:
— Bana karşılık verme! sus. Zaten ne söyleyebilirsin? Senin ne söyleyeceğini, ben zaten çok iyi biliyorum. Hem daha önce söylemiş olduklarına daha başka bir şey katmaya hakkın yok! O halde, niçin gelip bize engel oluyorsun? ... Ne olursan ol, yarından tezi yok, seni mahkum edip kafirlerin en kötüsü olarak yaktıracağım ve bugün senin ayaklarını öpen o halk, yarın benim bir tek işaretim üzerine, seni yakacak olan ateşin altına avuç avuç kömür atmak için atılacaktır...
Dostoyevski İvan'ın ağzından şu değerlendirmeyi de yapar: "İhtiyarın kendisi 'O'na daha önce söylemiş olduklarına hiçbir şey katmaya hakkı olmadığını belirtiyor. Doğrusunu istersen, Katolikliğinin temel özelliği de budur.., Katolikler: 'Sen her şeyi papaya teslim ettin!.. Her şey şimdi papanın elinde. Sen, hiç olmazsa bir sureye kadar aramıza gelme,' derler.."
Yaşlı engizisyoncu, Hz. İsa'ya:
— Bizlere gelmiş olduğun alemdeki, Sırlardan birini olsun açıklamağa hakkın var mı, diye sorar ve Hz. İsa'nın yerine kendisi karşılık verir:
— Hayır, buna hakkın yoktur, çünkü bunu yaparsan daha önce söylediklerine bir şey katmış olursun. Bunu söyleyemezsin! Çünkü söylemen insanların elinden özgürlüklerini almak olacaktır. Oysa, Sen dünyaya geldiğin vakit bu özgürlüğü savunmuştun. Bize yeniden haber vereceğin her şey, insanların inanma özgürlüğüne zarar verir! Çünkü insanlara bir mucize olarak görünür... Şimdi o gördüğün insanlar her zamankinden daha özgür olduklarına inanıyorlar. Oysa kendileri özgürlüklerini getirip bize teslim ettiler... İnsan isyancı olarak yaratılmıştır; isyan edenler hiç mutlu olabilirler mi?.. İnsanları mutluluğa kavuşturabilecek olan tek yolu reddettin. Ama çok şükür ki aramızdan çekilirken işi bize bıraktın. Sen bize vaat ettin. Bize kesin olarak söz verdin. Bize bağlamak ve çözmek hakkını bağışladın; simdi de artık bu hakkı elimizden almayı aklından bile geçiremezsin tabii. O halde neden gelip bize engel olmak istiyorsun?.. Sen dünyaya, özgürlük vaadiyle inmek istiyorsun... İnsan için, insanlardan meydana gelen bir toplum için özgürlükten daha ağır bir yük yoktur! Oysa bu çıplak ve güneşten kasıp kavrulan taşları görüyor musun? Onları ekmek haline getir! O zaman tüm insanlık daima içi titrediği halde, sana karşı şükran duyan uslu bir sürü gibi arkandan koşar... Onlar bize hayranlıkla bakacak ve baslarına gelip, o korktukları özgürlük yükünü omuzlarımıza almaya razı olduğumuz için bizleri birer Tanrı sayacaklardır. İşte sonunda özgür olmak onlara bu kadar ağır gelecektir! Ama biz onlara Sana bağlı olduğumuzu ve onları Senin adına idare ettiğimizi söyleyeceğiz. Onları gene aldatacağız; bu mümkün olacak, çünkü artık seni bir daha aramıza bırakmayacağız. Bizim çilemiz iste bu aldatışta olacaktır, çünkü yalan söylemek zorunda kalacağız... İnsana zavallı, o mutsuz varlığa dünyaya gelirken birlikte getirdiği özgürlük bağısını bir an önce devredebilecek birini bulmaktan daha çok çile çektiren bir dert yoktur... Sen insanın özgür bir sevgi duymasını istedin, insanın Senin pesinden özgür olarak, seni beğendiği, sana hayranlıkla bağlandığı için gelmesini istedin. Ama... hiç düşünmedin mi ki, insan özgür bir secim yapmak gibi ağır bir yük altında ezilirse, sonunda örnek olarak aldığı, seni bile hatta senin getirdiğin gerçeği bile tartışmaya başlayacak ve sonunda onu reddedecek."
(Dostoyevski, Fyodor, Karamazov Kardeşler, trc. Leyla Soykut, Cem Yayınevi, İst. 1997, IV, 74-89.)
