
İslam’da kişi hürriyeti ve dokunulmazlığı
recep ardoğan
İslam’a göre insanın hakları biri fıtrî diğeri kazanıma bağlı olmak üzere iki grupta değerlendirilir. Bunlardan fıtrî haklar, kazanıma bağlı olan haklara da temel oluşturmaktadır. Bunları bugün insan hakları olarak ifade ediyoruz.
İnsan hakları açısından kişi hürriyeti ve dokunulmazlığı oldukça önemli bir yere sahiptir. Bunlar insan hayatını anlamlı yapan koşullardır.
Kişi özgürlüğü, seyahat hakkı (hakku’t-tenakkul), kişi güvenliği/dokunulmazlığı (hakku’l-emn) ve konut dokunulmazlığını içerir.[1]
1. Kişi Güvenliği
İslam’da kişi dokunulmazlığı üzerinde önenle durulmuş, fıkıh alimleri onun dinî hükümlerin amaçları (makâsıdü’ş-Şerî’a) ve insanın zorunlu maslahatlarının (el-mesâlihu’z- zarûriyye) ilki olarak görmüşledir. Onların “Nefs emniyeti” adını verdikleri bu zarûrî maslahat, bireyin varlık bütünlüğünün korunması ve saldırılara karşı hukukî yaptırımlarla güvenceye alınmasını ifade eder. Bu hak, günümüzde ‘hayat hakkı’ ve ‘kişi dokunulmazlığı’ şeklinde açıklanmaktadır (Bk. Eskicioğlu, 1996, 295).
Kişi dokunulmazlığı, yaşama hakkını, başka kimseler ve devlet organlarınca kişinin varlık ve hürriyetine müdahale edilemez oluşunu, maddi ve manevî şahsiyetinin gelişmesine müdahale edilmezliğini ifade eder.[2] Kişi dokunulmazlığı, 'hayat' ve 'beden bütünlüğü' haklarını içermektedir. BM İHEB’nin 3. Maddesinde "herkesin hayat, kişi özgürlüğü ve güvenlik hakkı vardır" denilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de "herkesin yaşam hakkı kanunla korunur. Hiç kimse yasada ölüm cezası öngörülen bir suçu işlemesi durumunda bir mahkeme kararının yerine getirilmesi dışında, kasdî olarak hayatından mahrum bırakılamaz" denilir.
Hayat Hakkı
İlahî irade, varlıklara hayat verip tabiat düzeninde hayatın şartlarını oluşturmuş, ayrıca, hayatın bir hak ve sorumluluk konusu olarak vaz’etmiştir. Hayat hakkı, hayatın devamı, varlık bütünlüğü içinde selameti, muhafazası ile ilgili tüm durumları kapsar (İzmirli, 1995, 104).
Kur'an açısından, yaşama hakkı, ilahî iradenin insanı yaratırken ve kâinattaki her şeyi ona sunarken belirlemiş olduğu bir haktır. Dolayısıyla, bu hak en yüce gerçeklikle (Hak Teâlâ) temellenir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle;
“Hem meselâ, adâletperver, ihkàk-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zâlimleri tecziye etmekle, mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır. İşte, Hakîm-i Mutlak ve âdil-i Bilhak ve Kahhâr-ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcudâtta ihkàk-ı haktan, yani, her şeye hakk-ı vücudu ve hakk-ı hayatı vermekten ve vücud ve hayatını mütecâvizlerden muhâfaza etmekten ve dehşetli mevcudları tecavüzlerden tevkif ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhâkemesinden başka, bütün zîhayata karşı tecellî-i kübrâ-i adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyas edebilirsin.”[3]
Diğer tabiî haklara da temel oluşturan bu temel hakka saygı, toplumsal yükümlerin başında gelir. Kur’an’da insan hayatının saygınlığı ile ilgili olarak, şu ayet son derece dikkat çekicidir:
"Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide, 5/32)
Ayetten hareketle şu üç fikre ulaşmak mümkün görünmektedir:
a. İnsanın Değerini Tanıma
Bir insana karşı cinayet ondaki insanlığı inkar etmek, insanlığın değerini tanımamak, dolayısıyla onun şahsında insanlığı öldürmek demektir. Bu nedenle her cinayetin tüm insanlara yönelik anlamsal bir yönü de vardır.
b. Adalet-i Mahzayı Gözetme
Kur’an, insanların izafî ve kusurlu adalet anlayışı yerine, göreli olmayan kusursuz adaleti insan kavrayışına sunmaktadır. Bunu da öncelikle hayat hakkı bağlamında ortaya koymaktadır. Buna göre; "Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir."[4] Âyetin mânâ-ı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.”[5] “Adalet-i mahzânın en büyük düsturunu vaz ediyor. Der ki: Bir mâsumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da, heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Cüz'iyatın küllîye nispeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mizan-ı adalete karşı aynı nispettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.”[6]
Oysa göreli adalet anlayışı, bir topluluğun çıkarı adına bireyin hakkını gözetmez. “Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.”[7] Lâkin adalet-i izafiye, cüz'ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz'ün sarihen veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla. Ene'ler nahnü'ye inkılâp edip mezci, cemaat ruhu tevellüt ederek, külle feda olmak için fert zımnen rızadâde olabilir.”[8]
İslam bireyi özveri ve î’sâr, yani başkasını kendi nefsine tercih hasletini benimsemeye teşvik eder. Bunun dinî-ahlakî bir haslet oluşuna karşın, bireyin rızası olmadan hakkına dokunulamaz. “Şahs-ı vahid hakkını kendi feda ediyor; lâkin feda edilmez, hatta umum insana. Onun iptal-i hakkı, hem iraka-i demi, hem zevâl-i ismeti; iptal-i hakk-ı nev'in, hem ismet-i beşerin mislidir, hem naziri.”[9] Fedakârlık, gönüllülük işidir; yoksa açık bir hak ihlaline dönüşür. Ayrıca birinin hakkı çiğnendiğinde toplum huzur ve rahat içinde olamaz. Çünkü bugün birinin hakkı çiğneniyorsa, yarın da diğerlerinin hakkı iptal edilebilir.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği bir husus da bir türü yaşatmanın ve yeniden diriltmenin ferdi diriltmek gibi olduğudur. “İhya-yı nevi, ihya-yı fert gibidir.”[10] Dolayısıyla fertte, nev’in yaratılışındaki ferdiyeti, yegânelik ve eşsizliği görebilmek gerekir. İnanç ve fikir alanındaki bu yaklaşımın elbette ahlak ve dolayısıyla ahlakı temel alan hukuk alanında da yansımaları olacaktır. İlahî kudret önünde fert ile cemaat, şahıs ile nev-i beşer, nasılki birdir, adalet-i İlâhî gözünde de birdir.[11] Buna göre; “Bir masumun hakkı bütün halk için dahi iptal edilemez. İkisi de kudret nazarında bir olduğu gibi, adalet nazarında da birdir. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez.”[12]
Bediuzzaman’ın siyaseti eleştirisi de siyasetin doğasının iyi bir teşhisine bağlıdır. Onun tenkitleri, siyasî gerekler adına, kendi çıkarını hukukun üstünde tutan reel siyasetin karakterine, özellikle de soyut bir genel çıkar adına özel bir hakkı yok sayan tutumuna yöneliktir.
“Siyaset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli. Belki ekall-i zalim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.
Adalet-i Kur'ânî, tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu.”[13]
Said Nursî, "Milletin selâmeti için her şey feda edilir." Fikrinin milliyete dayalı saltanatın bir düsturu olduğuna dikkat çeker[14] ve bu fikri çeşitli vesilelerle tenkit eder. Burada özellikle millet ve millî irade kavramının bir soyutlama olduğuna dikkat edilmelidir. İslam hukukçuları âmm ve hâss kavramlarını kullanır ve hak kavramını soyutlamalar üzerinde değil somut kıstaslara göre tartışırlar.
Bediüzzaman’a göre, bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler, "Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz." şeklinde özetlenebilecek beşerî siyaset kuralının sû-i istimalinden neş'et etmiştir. Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok su-i istimale yol açmış. İki Harb-i Umumî, bu gaddar kanun-u esasînin su-i istimalinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on câni yüzünden doksan mâsumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir câni yüzünden bir kasabayı harap etti.”[15] Burada “menfaat-i umumî perdesi” ifadesi, “kamu çıkarı” kavramının “kişisel çıkarlar ve garazlar”ı gizlediğini belirtmektedir. Bu esasa dayalı siyaset, “bir tek câni yüzünden bir köyü mahvetmekle bin mâsumun hakkını nazara almaz. Bir tek câninin yüzünden bin adamın kılıçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanmasıyla binler mâsumu sıkıntıya verdirir. Ve iki yüz adamı kurşuna dizilmesini o bahaneyle nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üç bin adamın câniyâne siyaset hatâlarıyla otuz milyon biçare nev-i beşer aynı harpte mahvedildiği gibi, binler misaller var.”[16] Zâlim siyasetin gaddarâne bir düsturu olan "Cemaat için fert fedâ edilir" diye çok zâlimâne pek çok vukuatı, ehvenü'ş-şer diye bir nevi adalet-i izafiye namında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddar düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder.”[17]
Allah inancı, her şeyin izafi addetmek yerine mutlak hakikatin, sürekli ve sabit değerlerin varlığına inanmayı, göreli geçici değerlerin üstüne çıkan evrensel değerlerin olduğuna inanmayı gerektirir. Bu nedenle, ne genel istem ne de siyasal irade mutlaklaştırılamaz ve "Milletin selâmeti için her şey feda edilir." gerekçesiyle Mutlak Hak’tan gelen haklar çiğnenemez.[18] Bu nedenle, bireyden kendi görüş ve inançlarının da göreceli olduğunu kabul etmesini bekleyen Sekülerliğin ve göreliliği mutlak hakikat gibi alan sekülerciliğin aksine İslâm, bireyden sabit değerlere bağlılıkla birlikte, başkalarının hakkını ihlale varmadığı sürece ‘öteki’nin farklılığını tanımayı öngörür.
Said Nursî, soyut bir mefhum olan millet adına, siyasetin çok insanın hakkını ihlal edemeyeceğini söylerken, insanın -ve dolayısıyla siyasetin- gerçek değerine ilişkin kıstas bireyin himmeti olduğunu söyler. Eğer onun himmeti millet olursa, o denli kıymete haiz olacaktır:
“...bir adamın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”[19]
“Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile, o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım-tâ ki mâsum çıkıncaya kadar.
İşte bu kanun-u esasî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dahiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur.”[20]
c İlkeyi Koruma
Eğer bir kimse bir masumu öldürüyorsa, o, arzusuna ulaşmasını engellediğinde tüm dünyayı da imha edebilir, tüm insanlığı da öldürebilir. Bu, insanın ilkeli davranmasının ne derece önemli olduğunu açıklamaktadır. İlke çiğnendiğinde, bireyin sınırlayan ve insan yapan değerler önemini kaybeder. İhtirasını uyarak bir masumu öldürebilen kimseyi, artık aynı ihtirası başka cinayetlere de sürükler:
“Hodgâmî bir âdemî hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harap eder dünyayı, imhâ eder benî Âdemi.”[21]
Bediüzzaman’a göre, yalnızca amacın doğru ve meşru olması yetmez. Bir defa, hukuka aykırı yol, amacı gerçekleştirmez. Sonra yol gayrı meşru olunca amacın meşru olması yetmez, hareket de gayri meşru olur. “Gayr-ı meşru tarik, zıdd-ı maksuda gider.”[22]
İslâm, keyfî olarak yakalanıp tutuklanmama; dolaşım ve özel yaşam özgürlüğüne müdahalenin yokluğunu içeren ‘güvenlik hakkı’ üzerinde de durur. Çünkü kişi hak ve özgürlükleri, güvenlik ilkesiyle birlikte gerçekleşir. Zanlının zulüm görmemesi için İslam’da 1) aslî beraat esasıyla zanlının suçu ispat edilene kadar suçsuzluğu 2) şüphe halinde cezaların düşmesi 3) insanların özelinin araştırılmaması gibi hassas güvenceler getirmiştir.[23]
İslâm hukukunda "Beraat-i zimmet asıldır." yani ‘ispatlanmış bir suçu olmadıkça, bireyin suçsuzluğu esastır’[24] şeklinde ifade edilen prensip, kişi güvenliğinin önemli bir koşulunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Buna göre, kişinin suçsuzluğu esastır ve bu esas hal, kişinin herhangi bir suçtan sanık durumuna düştüğünde de devam eder ve sanık, adil bir mahkeme önünde yargılanıp suçu sabit görülünceye kadar sürer.[25] Yargısız infaz, savunmasız yargı ve itirafa zorlama, Kur’an perspektifinden, açık bir haksızlık olarak görünür:
"Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir."[26]
Rasulüllah (s), insanların açtıkları dava sebebiyle karşı tarafın mağdur edilmesi ve cezalandırılması durumunda, bu amaçla dava açıp duracaklarını belirterek, tarafların dinlenilmesi, davalıya savunma hakkının tanınması gerektiğini bildirir. Bu direktif, savunma hakkının adil bir yargının önemli bir koşulu olduğunu açıklar.[27] Ayrıca, hukukî bakımdan mümkün olduğu sürece cezaların kaldırılmasını, muteber bir özrün varlığı halinde zanlının salıverilmesini bildirmiştir. Çünkü yanlışlıkla affetmek, yanlışlıkla ceza vermekten daha iyidir. Bu nedenle de şüpheli durumlarda hadlerin düşürülmesi gerekir.[28]
İslâm, “Müslümana bir Müslümanı korkutması helal değildir.” (Ebu Davud, Edeb 93) rivayetinde ifadesini bulduğu üzere, korkutma, tedhiş, tehdit suretiyle saldırmak da yasaklanmıştır ki, bireylere gözdağı veren bir yönetim anlayışı da İslâm’la bağdaşmaz.
Burada belirtelim ki, İslam âlimlerinin meşruiyetini kaybetmiş iktidarın hallini kabul etmemelerinin de masum insanlara zarar vermemek, güvenlik ortamını bozmamak kaygısına dayalıdır. Yapıcı olmak, müspet hareket etmek gibi ilkeler de kişilere zarar vermekten kaçınmayı sağlamaktadır. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[29] yani "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz." düsturu ile “kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir.”[30]
Kur’an’da, bireyin kendi inanç ve davranışlarından bizzat sorgulanacağı ve başkasının günahını yüklenmeyeceği gibi sonuçlarıyla bireysel sorumlulukla ilgili pek çok ifadenin[31] sosyal alana diğer bir yansıması, bireyin vesayet altına alınmadığı, eylemlerinin hukukî sonuçlarını bireysel olarak üstlendiği ve özgürlüğünün bütün şartlarıyla güvenceye alındığı bir yapılanma olmalıdır.[32]
İslâm’da adalet ilkesinin gereği olarak insanın beden bütünlüğüne yönelik saldırılar, ayrı ayrı tespit edilmiş ve bu ihlallere denk cezalar belirlenmiştir.[33] Ayrıca saldırıya uğrayan kimse için ‘nefsi müdafaa’ hakkı vardır.[34]
İslâm'da hayatını devam ettirme, insan için bir hak konusu olmaktan öte bir vecibe konusudur da. Bu sebeple haksız yere cana kıymak bir yana, kişinin kendi canına kıyması da en büyük günahlardandır. İnsanın beyni ve bütün sinir sistemi onu hayatta tutmak için faaliyet gösterirken onun yaşamını sona erdirme isteği onun varlığında bir çatlamaya işaret eder ki, böyle bir istek, hak sayılamaz. Bu nedenle İslâm, intihar suçunun her çeşidini ve ona götüren her şeyi yasaklamıştır.[35]
Şahsî hak ve hürriyetler, güvenlik ilkesiyle birlikte gerçekleşir. “Güvenlik hakkı, bireyin bedenî hareket serbestliğinden alıkonulamaması demektir. Emniyet içinde olmak, keyfî olarak yakalanıp tutuklanamamak, tam tersine, dolaşım ve özel yaşam özgürlüğünden yararlanmaktır.”[36]
Adil yargılamada aihs’nin 6. Maddesine göre ‘yasa ile kurulmuş bir mahkeme tarafından yargılama hakkı’ ile ‘makul bir süre içinde açık duruşma’ ve ‘hakkaniyete uygun bir biçimde dinlenilme’ kararın alenî olarak verilmesi’ kuraldır. BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 9. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 5. maddesinde hiç kimsenin keyfî olarak yakalanamayacağı, tutuklanamayacağı ve sürgün edilemeyeceği belirtilir. Tutuklamaya ancak hâkim karar verir ve bunu da belli şartların varlığı halinde yapar. Bu şartlar ise sanığın kaçacak olması, delillerin yok edilmesi veya değiştirilmesi ihtimali yahut kanunda sayılan diğer şartlardır. Yakalanan kimse de en kısa sürede hâkim önüne çıkarılır.[37]
Suçsuzluk karinesi, suçlu oldukları mahkeme kararıyla sabit oluncaya kadar herkesin masum sayılması demektir. Böyle bir güvencenin olmadığı yerde, ceza yargısında hak arama çabası kişi açısından tam tersi sonuçlar yaratabilir. [38]
Suç ve cezaların kanuniliği ve geçmişe yürümezliği de hak arama özgürlüğünün güvencelerindendir. Suçların kanuniliği, “suç” olduğu kanunda belirtilmiş olmayan bir eylemden dolayı kimseye ceza verilememesini, cezaların kanuniliği ise kimseye “ceza” olarak kanunda yazılı olmayan bir yaptırımın uygulanmamasını ifade eder. Suçların geçmişe yürümezliği, “kimsenin işlendiği zaman kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaması”, cezaların geçmişe yürümezliği ise “kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olandan daha ağır ceza verilememe”si demektir. Bu ilkeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7. Maddesinde zikredilmişlerdir. [39]
“Özgürlüklerin kullanılmasına değil, kötüye kullanılması müdahale edilir. Bir özgürlüğü kötüye kullanmak suç teşkil ediyorsa gerekli cezalar verilir (tutuklama vb. tedbirler uygulanır), suç oluşturmuyorsa o özgürlükten yoksun bırakılır (örneğin sefih hacredilir).”[40]
Kişi güvenliğinin önemli bir güvencesi de suçların şahsîliğidir. “Ceza Hukukunda cezanın yalnızca suç işleyen faile uygulanması, onun için etkili olması, zorunlu olanlar dışında suç işlemeyenler üzerinde doğrudan etki göstermemesi gerektiği şeklinde tanımlanan cezaların şahsiliği ilkesi İslam Ceza Yargılamasın Hukuku’nda da önemli bir yere sahiptir.[41] İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenemez.”[42] ayet-i kerîmesinin hakikatidir ki, "Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz."[43]
Kur’anda Yusuf kıssası anlatılırken, kralın su kabı yükü içinden çıkanın alıkonulmasını ceza veya tedbir olarak öneren Yusuf’un kardeşleri, bu kap Bünyamin’in yükünden çıkınca “Dediler ki; Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy...”[44] Bu teklif ceza sorumluluğunun kolektif olduğuna dair eski düşüncelerin kalıntısı idi. Yusuf bu teklifi kabul etmedi ve “Dedi ki; Eşyamızı yanında bulunduğumuz kimseden (sanıktan) başkasını yakalamaktan Allah’a sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimlerden oluruz.”.[45]
“Ceza, mâsiyetin lâzım-ı zâtîsidir.”[46] Bununla bir şuça iki ceza verilemez. “Hem hiçbir hükûmet iki cezayı birden vermez. Bir katili ya hapse atar veyahut idam eder. Hem hapisle ceza, hem idamla ceza bir yerde vermek hiçbir usulde yoktur.”[47]
Osmanlı kanunnameleri, 'kadı ma'rifetinsüz' yani mahkeme kararı olmaksızın hiçbir suçlunun cezalandırılamayacağını ve kimseden bir habbe ve akçe alınamayacağını, Devletin kuruluşundan beri yüzlerce yerde sağlam esaslara bağlanmıştır: "ve dahi hapis yerlerinde kefil bulunur iken hapsetmeyeler, yazub Dergah-ı Âliye arzedeler. Meğer ki, şenâ'at-i azime ola. ve dahi firar ihtimali olup kefil bulunmayıcak hapsederler."[48] "mücrim olan kimesne teftiş olunmadın veyahut zahür olan şenayi' şer'le ve örfle yerine varmadın sancakbeyi ve subaşı ve adamları nesne alub salıvermek memnû'dur. Kendüler mahall-i töhmet ve adamları suçlu ve cezaya müstehak olur.
...ama suçlu ve sanık olan kimse mütemerrid ve mu'annid olup davet ile mahkemeye gelmekten imtina ederse, berây-i ta'zir cebr ile bila-tazib mahkemeye getürmek memnu değildir."[49]
Yargı makamı da adil olmalıdır. Hukukun üstünlüğü değil de üstünlüğün hukuku meriyette olur, yargı siyasallaşır, kanun mizanını kaybederse, hak arayışı ve İhkak-ı hak bir yanılsamadan ibaret olur. Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek bir nevî haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir.[50]
2. Özel Yaşamın Gizliliği Hakkı
Özel ve ailevî yaşama saygı hakkı, öncelikle, temelde bireyi kamu iktidarlarının keyfi müdahalelerine karşı koruma amacını, bunun yanında, özel ve ailevî yaşama saygıyı sağlama yönünde olumlu bir yükümlülüğü içerir. Özel ve ailevi yaşamın (bağımsızlık ve gizlilik alanının) korunması için hukuk önemli ‘araçlar’ geliştirmiştir. Bunlardan birincisi, doğrudan kişinin kendisine ve eşyasına ilişkin olan kayıtlamalardır. İkincisi konut dokunulmazlığı, üçüncüsü ise haberleşme özgürlüğüdür. Özel kanaatlerin gizliliği, haberleşme ve düşüncelerin serbest iletişimi ve bunların özel yaşam alanı bağlamında koruma görmesi ile sağlanabilir (Kaboğlu, 1996, 154-155).
Özel hayatın gizliliği modern hukukta şu üç alanı kapsar:
1) Konut Dokunulmazlığı (Mesken masuniyeti)
Bu hak, bir şahsa ait olan konuta veya odaya başkalarının zorla veya izinsiz giremeyeceğini, içinde bir şeyler arama, gizli şeyleri görmeye çalışma gibi faaliyetler yapamayacağını ifade eder. İnsanın hayatı, namusu, şeref ve haysiyeti, malı mesken ile muhafaza olunur. Anayasanın 21. maddesinde "kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz." denilir.
2) Haberleşme Hürriyeti ve Haberleşmenin Gizliliği
Buna göre, kimsenin haberleşmesi engellenemeyeceği gibi haberleşmenin gizliliği de bozulamaz. “Haberleşmede ilke, hak öznesinin dilediği kimselerle dilediği biçimde haberleşmesinin engellenmemesi ve haberleşmelerin, ilgililerin izin ve onayı olmadan, üçüncü kişilerin algı ve müdahalesinden korunmasıdır.” (Kaboğlu, 1996, s. 155)
3) Özel Eşyanın Gizliliği
Buna göre başkasının hatıra defteri, fotoğraf albümü, banka cüzdanları, hatıra eşyaları ve vasiyetnameleri gibi özel ve diğerlerinden sakladığı eşyası onun izni olmaksızın eşyayı karıştırılamaz, incelenemez, alınamaz ve yayımlanamaz.
Burada belirtelim ki, fıkıh bilginlerinin “dinin temel gayeleri (makâsıdü’ş-şerî’a)” arasında saydığı ‘ırz/nesl emniyeti’ ile ilgili İslam’ın mesajlarının birçoğu mahramiyet hakkını, yani özel hayatın gizliliğini korunmaya yöneliktir. Nesil emniyeti kavramının içerdiği düzenlemelerin başında insan varlığının önemli bir değerinin (namus) korunması ve evlilik, aile ve mahremiyet hakkından yararlanma gelir. Bu nedenle kavram ‘aile masuniyeti’ olarak da düşünülebilir. İslam’da özel hayatın gizliliğine saygıyı öngören çeşitli yönlendirmelerin başlıcaları aşağıda sıralanacaktır:
Kur’an’da evlere kapılarından girmek gerektiğine dikkat çekilmiş (Bakara, 2/189), başkasının evine izinsiz girme yasaklanmıştır. Bir rivayete göre ensardan bir kadın Rasulüllah'a gelip "Ey Allah'ın rasulü, evimde kimsenin, babamın ve oğlumun beni öyle görmesini istemeyeceğim bir halde oluyorum. Ailemden her hangi biri ben böyleyken içeri giriveriyor. Ne yapayım?" diye sorması üzerine Nur 24/27. ayet nazil olmuştur (Vâhidî, trz, 184):
"Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip-izin alıp (teste'nisû) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, "Geri dönün!" denilirse, hemen dönün." (Nur, 24/27-28)
Vahıdî’nin kaydettiklerine göre, Allah'ın Rasulü, bir öğle vakti Ensardan bir çocuğu Hz. Ömer'i çağırması için göndermiş, çocuk (izinsiz, çar çabucak) içeri girip Hz. Ömer'i görülmek istemediği bir halde görmüştü... Bir rivayete göre de Esma bint Mersed'in yaşı büyük oğlu kötü bir zamanda odasına girmiş, Kadın da Peygamber'e gelip, "Hizmetçi ve oğullarımız (görülmek) istemediğimiz bir haldeyken içeri giriyorlar." diye şikâyette bulunmuştu. Bu olaylar üzerine inen Nûr 24/58. ayette de kişinin özel odasına girmeden önce izin almak gerektiğini vurgulanmıştır (Vahıdî, trz, s. 186-187):
“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir.”
İzinsiz başkasının evine, özel odasına ya da yatak odasına girmek yasak olduğu gibi bakmak da yasaktır. İzin istemek, izin istenin kişinin veya onun görülmesini istemediği bir durum, özel oda veya eşyasının görülmemesi içindir (Ebu Davud, Edeb, 136). Aynı şekilde gizli konuşmaların dinlenilmesi de günah olan davranışlardandır (Buhâri, Ta'bir, 45; Ebu Dâvud, Edeb, 96; Tirmizi, Rü'ya, 8; Libas, 19). Dahası, İslam Peygamberi, bir kimsenin, izin almadan iki kişinin arasına oturması gibi bir nezaketsizliğe karşı da Müslümanları uyarmaktadır (Ebu Davud, Edeb, 24; Tirmizi, Edeb, 11). Bu temel prensipler ışığında, günümüzde başkasının telefonlarını izinsiz dinleme, özel yazı ve resimlerine izinsiz bakma, onları okuma, inceleme ve yayınlamanın da günah olacağı sonucuna kolaylıkla ulaşabiliriz.
Bir kimsenin gizli kaydıyla diğerine söylediği söz, verdiği eşya; bazı kimselerin ayrı bir yere çekilip konuşmaları; özelikle meskenlerdeki, özel odalardaki, kapalı yerlerdeki veya açık olmakla beraber, insanların gelip geçmediği yerlerdeki konuşma ve davranışlar gizlidir, dinlenilmez ve araştırılmaz (Armağan, 1992, s. 83). İslam, bunun da ötesinde insanların gizlerini, suç, ayıp ve kusurlarını araştırma (tecessüs) da yasaklar (Hucurat, 49/12; Tirmizi, Birr, 85). İslam Peygamberi, insanların ayıplarının peşine düşmenin toplumda dejenerasyona yol açacağını da vurgulamıştır (Ebu Davud, Edeb 39).
Ayrıca, kişinin özel hayatının dile düşmesine de sebep olan gıybet, yani birinin arkasından onun başkalarınca bilinmesini ve konuşulmasını istemeyeceği açık ya da gizli yönlerini konuşmak (Hucurat, 49/12), aynı şekilde koğuculuk, yani söz taşımak da yasaklanmıştır (Buhari, Edeb, 50, Müslim, İman, 169; Ebu Davud, Edeb, 38; Tirmizi, Birr, 79). Müslüman, insanların ayıplarını, gizlerini araştırmamanın ötesinde onların ayıplarını örtme, sırlarını gizleme meziyetini gösterebilmelidir (Ebu Dâvud, Edeb, 45). Sır saklamak özellikle aile hukukun da vazgeçilmez bir unsurudur.
Meslekleri icabı başkalarının mahrem yerlerini ve özel halleri ve problemlerini, özel yaşamın gizliliklerini öğrenen (doktor, hemşire, avukat vb.) kimse de bunları başkalarına açamazlar. Bununla birlikte, bazı durumlar, özel hayatın gizliliğinin sınırlandırılmasını gerektirebilir. Yangın, deprem, sel, düşman istilası, soygun ve seri cinayetler gibi sebeplerle bireyin hayatı tehlikeye girdiğinde, onu tehlikeden kurtarabilmek için evine, özel odasına izinsiz girilir. Ayrıca adlî faaliyetin gereği olarak, suçluyu yakalamak ve suç delilinin kaybolmasını önlemek maksadıyla, yetkili merciin izniyle özel hayatın gizliliğine müdahale edilebilir.[51]
3. Seyahat Özgürlüğü
İslam'da da kişiler yerleşme ve seyahat etme hakkına sahiptir. Kur'an şöyle der: "Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin." (Mülk; 67/15) Adiyy İbn Hatim, Rasûlüllâh (a)'ın yanında iken bir adam gelmiş, fakirlikten şikayet etmiş; bir diğeri de gelip, yol kesilmesinden şikayet etmişti. Allah'ın elçisi, Adiyy'e dönerek "Ey Adiyy" demiştir, "Sen Hire şehrini gördün mü?" Adiyy, "Hayır görmedim, ancak işittim!" demiş, bunun üzerine Allah'ın Elçisi, "Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak!" demiştir.[52] Bu hadis, yalnızca seyahat hakkını değil, seyahatte yol güvenliğinin sağlanmasının lazım olduğunu da ifade etmektedir. Yol kesenlere yönelik cezalar (5/33) da can, mal, nesil emniyeti yanında seyahat güvenliğini sağlamaya yöneliktir.[53] Bunun yanında yolda kalmışların Kur'an'da zekatın sarfedilmesi gerekenler arasında sayılması da dikkat çekicidir. Müslüman, yerli veya yabancı, müslüman veya gayri müslim olsun onlara yalnızca konukseverlikle değil ayrıca sağlık, rahatlık, yol güvenliği ve memleketlerinden başka bir yere geçmek zorundaki böyle kimselerin yararına tedbirler sağlamakla yardım eder.[54] Müslümanlar, yol ve konak yerleri yapımına, mesafe levhaları koymaya, yol güvenliğinin sağlanmasına önem vermişlerdir.[55] Bunun istisnası bir bölgede salgın ölümcül hastalığın yayılma tehlikesinin önlemek için giriş ve çıkışların yasaklanması gibi bir kamu yararı sebebiyle olabilir.[56]
İslam açısından hürriyet ve kişi özgürlüğü ve güvenliğine ilişkin bu açıklamalardan sonra İslam’ın siyaset ile hukuk ve insan hakları arasında nasıl bit ilişki tarzını öngördüğüne değinmek de yerinde olacaktır.
İslam’a göre, siyasal iktidarın varlık nedeni, insan hak ve hürriyetlerini adalet ve barış içinde güvenceye almaktır. Bu nedenle, keyfî davranan bir siyasal iktidar varlık nedenine aykırı hareket etmiş olacaktır. Hz. Ömer, bir hac esnasında halka yaptığı konuşmada “Size kamu görevlilerini yüzünüze vurmaları, mallarını almaları için değil, sizlere dininizi, Peygamberimiz’in sünnetini öğretmeleri için gönderdim. Kime buna aykırı bir muamele yapılmışsa bana doğru çıksın, andolsun kısas yapacağım” demiştir. Amr b. As “Ey mü'minlerin emiri! Müslümanlardan biri tebaaya yönetici yapılmış ve tebaasını terbiye etmişse, kısas mı yapacaksın?” diye sormuş, Hz. Ömer de “Evet, kısas yapacağım, Rasulüllah’ın kendisine bile kısas yaptığını gördüm” Müslümanları dövmeyin, haklarını ihlal etmeyin” demiştir.[57] Dolayısıyla, insan haklarına aykırı politikaların İslam’da gerekçesi yoktur.
Hak, Allah’ın esma ve sıfatlarındandır. Kul hakkı, Allah’ın hak isminin yansımalarındandır ve yok sayılamaz. “Hem meselâ, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması,[58] hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat" tabir edilen şerâit-i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle; ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmâne himaye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve maânî-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.”[59]
Hak sahibi affetmedikçe, hiçbir iyi amel kul hakkını düşürmez. Örneğin, Allah yolunda savaş, O’nun katında en değerli ameldir. Bu uğurda can verenlere Kur’an, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Aksine onlar diridirler, ancak siz hissetmezsiniz." (Bakara; 2/154) ve “Allah yolunda öldürülenleri ölüler saymayın, bilakis diridirler, Rablerinin katında rızıklanırlar."[60] ayetleriyle yüksek bir paye vermekle birlikte bunu, insan haklarının ihlali için bir dokunulmazlık noktasına vardırmaz. “Size karşı savaşanlara karşı, Allah yolunda savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez”[61] direktifiyle Allah yolunda savaş için makul bir ölçü koyduğu gibi bu ameli, kişilik haklarının ihlalinin affedilmesinde yeterli saymaz."[62] Eğer kul hakkı, mazlumun affı olmadıkça affedilemiyorsa, insan haklarının dokunulmaz özellikte olduğu kabul edilmelidir. Allah’ın zayi etmediği bir şeyi insanların da yok sayması söz konusu olamaz.
Said Nursî’ye göre, demokrasi ve din hürriyetinin güvencesi, hukukun üstünlüğüdür. O, “hukukun üstünlüğü” veya “hukukun egemenliği” kavramını kullanmaz, ancak, gücün kanunda toplanması gerektiğini vurgular. Güç hukukun olmadığında, örneğin, soyut millî iradenin hukuku belirleyebildiği durumda, istibdat –çok sayıda insana verilmiş olsa bile- kalkmış olmayacaktır. Ona göre, hukuk güce değil, güç hukuka ait olmalıdır.[63] “Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat tevzi olunmuş olur.”[64]
Onun mutlakıyete aktif biçimde muhalefet ettiğini, “millet egemenliği”, “millî çıkar” kavramlarına da çeşitli yerlerde değindiğine dikkat edilirse, “kanunda inhisar-ı kuvvet”in, yani gücün tamamen hukuka ait oluşunun millet egemenliği ve hukukun üstünlüğü ayrımlarıyla yapılan bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Bugün, periyodik seçimlerin ve parlamentonun varlığının insan hak ve hürriyetlerinin teessüsü için yeterli olmadığını, iktidara gelenlerin, devlet yetkilerini çeşitli kesimlerin haklarının özüne dokunacak şekilde kullanabildiklerini, hatta yetkiyi kötüye kullanmanın yanında yetki aşımında bulunduklarını Siyasetbilim’in verileri göstermektedir.
Rousseau’ya göre, yalnız ortak yararı göz önünde tutma özelliğiyle ‘genel istem’, özel istemlerin toplamından ibaret olan ‘herkesin istemi’nden ayrılır. Genel istem her zaman doğrudur, oysa, insanın kendi iyiliğinin ne olduğunu her zaman kestiremediği ve halkın da çoğu kez aldatılabildiğine bakılırsa, halkın kararları her zaman aynı doğrulukta değildir.[65] Rousseau’nun düşüncesinde, bireylerin tüm varlık ve gücünü hep birlikte genel istemin buyruğuna verdiği toplum sözleşmesiyle oluşan tüzel ve kolektif bir bütün içinde birey, egemen varlığın üyesi olarak kişilere karşı, sonra da devletin üyesi olarak egemen varlığa karşı bağlanmış bulunmaktadır.[66] ‘Genel istem’ konseptinin bu muhtevasıyla, milli iradeyi temsil ettiğini iddia eden siyasal irade için gerekçe oluşturabilecek soyutluğa sahip ‘millet egemenliği’ kavramına temel oluşturmaktadır ki, bu özelliğiyle bireysel hak ve özgürlüklerin inkâr ve ihlalini haklılaştırıcı bir fonksiyona sahiptir. Temel ilgilerini liderlik ve liderin nitelikleri ve şartlarına veren[67] Müslüman kelâmcılar ise, ne yönde tezahür edeceği belli olmayan millet egemenliği kavramına yabancıdır. Bugünkü anlamda kurumsal ve tüzel kişiliğe sahip devlet kavramının gelişmemesi, birey-devlet ilişkisinin kavramlaşmamasına neden olmakla birlikte, halife, tasarruflarından bireysel olarak sorumludur ve dokunulmazlık hakkına da sahip değildir.[68] Dolayısıyla, toplum, siyasal iktidarı belirler, ancak soyut ve mutlak bir egemen varlığa kaynaklık edemez.
Millet egemenliği ile halk egemenliğini ayırt etmek gerekmektedir. Millet egemenliği anlayışında millet, devletten önce ve kendisini oluşturan fertlerden ayrı ve üstün iradeye sahip olduğu düşünülen kurgusal bir varlıktır. Dolayısıyla, bir soyutlama olan ‘millet iradesi’nin belirli bir tezahürü olmadığı için egemenliğin fiilî sahipleri, siyasî gücü elinde bulunduranlar olmaktadır[69] ki, kavram bireysel hakların inkar ve ihlalini haklılaştırıcı biçimde kullanılabilmektedir. İslâm’da ise ümmetin [toplum], kendisini oluşturan bireylerin dışında bir varlığı mevcut değildir. Aynı şekilde, egemenliğin tek tek fertlerin toplamı demek olan halkın doğrudan kendisine ait olduğu[70] halk egemenliğinde de çoğunluğun azınlığa yönelik baskısı veya halk iradesi kavramıyla bireysel hakların inkarına açık bir kapı vardır. Egemenliğin hukuka ait olması, evrensel ahlâk ilkelerinin hukukî forma dönüştüğü, yasamanın belli üst-idelere göre şekillendiği ve millî irade ya da halkın iradesinin de sınırlandığı bir normatif çerçevenin üstünlüğünü ifade eder. Egemenliğin halka ait olması durumunda ise hukuk halkın iradesini sınırlandırmaz, çünkü halkın iradesi neyse hukuk odur. Nitekim demokrasilerde de yasama hakkına sahip olmakla parlamentonun ve onun içinden çıkan despot yürütmenin temel haklar açısından bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekilir.[71] Bu durumda, toplumun çoğulcu yapısı açısından katılım haklarının fiilen kullanılabilmesi gereği, hukukun egemen olması gerektirdiğini ortaya koymaktadır."İslâm, Câhiliye asabiyesini (cahiliyyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği) ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur. "[72] ferman-ı kat'îsiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.[73]
İslam açısından siyaset; yönetici-yönetilen arasındaki maslahat ilişkisidir. Bu anlayış, hem siyasî gücün gereğini, hem de insan haklarının güvencesini teşkil eder. “İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte “Kavmin seyidi, hizmetkârıdır.”[74] yani, "Memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır."[75] “bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil...”[76]
Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu kanun-u esasîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.”[77]
O, hikmetteki desâtir, hükûmette nevâmis, hakta olan kavânin, kuvvetteki kavaidin birbiriyle müstenid ve müstemid olması gerektiğini söylerken, bir bakıma devlet otoritelerinin hukukla belirlenmesi gereğine de işaret eder.[78] Bu, devlet otoritesinin hukuk ile sınırlanması, bugün insan haklarının başta gelen güvenceleri arasında sayılmaktadır.
Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Bunların gizliliğine dokunulamaz.
[1] Mütevellî, Mebaidu Nizami’l-Hukm fi’l-İslâm, 277.
[2] Eskicioğlu, Hukuk ve İnsan Hakları, 296
[3] “Sözler”, I, 570.
[4] Mâide, 5/32.
[5] Mektubat, On Beşinci Mektup, 370.
[6] Sünuhat, 2042.
[7] Mektubat, On Beşinci Mektup, 370.
[8] Sünuhat, 2042.
[9] Nursî, Bediüzzzaman Saîd, “Sözler”, Risale-i Nûr Külliyatı, Nesil Yay. I, 329.
[10] Lemeât, 320.
[11] Nursî, Bediüzzzaman Saîd, “Sözler”, Risale-i Nûr Külliyatı, Nesil Yay. I, 329.
[12] Nursî, I, 370; II, 2042
[13] Nursî, Bediüzzzaman Saîd, “Sözler”, Risale-i Nûr Külliyatı, Nesil Yay. I, 329.
[14] Mektubat, Onbeşinci Mektup, 371.
[15] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 74, II, 1850.
[16] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 70, II, 1844.
[17] Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 153, II, 1768.
[18] Bk. Said Nursî, I, 370-371.
[19] Hutbe-i Şâmiye, 1970.
[20] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 101, 1882.
[21] Nursî, Bediüzzzaman Saîd, “Sözler”, Risale-i Nûr Külliyatı, Nesil Yay. I, 329.
[22] Lemeât, 325.
[23] el-Bennâ, Menhecu’l-İslâm..., 126.
[24] el-Mavsılî, 1989, I, 261
[25] Fakihler, ayrıca, yargının halka açık olması ve insanların gözlemci olarak katılabilmesi gerektiğini vurgular (el-Mavsılî, 1989, I, 261).
[26] Ahzab, 33/58.
[27] Ebu Dâvud, Akdiye 6; Tirmizi, Ahkam 5; İbn Mâce, Ahkâm 1.
[28] Tirmizî, Hudud 2; Ebu Yusuf, 1397, 153.
[29] En’am Suresi: 164. En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.
[30] “Emirdağ Lâhikası” II, 1912.
[31] Bakara, 2/286; Necm, 53/38-39; Müddessir, 74/38; En’am, 6/164; Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38; Fussılet, 41/46.
[32] Ardoğan, “İslâm Açısından Siyasal Özgürlük”, 198-201.
[33] 'Müessir fiiller' denen beden bütünlüğüne yönelik saldırıların İslâm Hukuku’nda 'el-cinaye fi'l-etraf/alâ mâ dûne'n-nefs (organlara karşı/ölümle neticelenmeyen saldırılar)’' başlıkları altında ele alınır )Bk. Zeydan, 1969, 341-342).
[34] Tirmizî, Diyât 22; Ebu Dâvud, Sünnet 32; Nesâî, Tahrim 22; İbn Mâce, Hudud 21.
[35] Buhari, Tıbb 56; Müslim, İman 175; Tirmizi, Tıbb 7; Nesâi, Cenâiz 68. Ayrıca bk. Nisa, 4/29.
[36] Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku, 159
[37] Aydın, a.g.e., 21
[38] Erdoğan, M., Anayasal Demokrasi, 85.
[39] Erdoğan, M., Anayasal Demokrasi,95.
[40] Avcı, Mustafa, Ceza Yargılaması Hukuku Tarihimizde Koruma Tedbirlerinden Tutuklama, http://www.dicle.edu.tr/dictur/suryayin/khuka/cezayargilamasi.htm
[41] Avcı, Mustafa, Ceza Yargılaması Hukuku Tarihimizde Koruma Tedbirlerinden Tutuklama, http://www.dicle.edu.tr/dictur/suryayin/khuka/cezayargilamasi.htm
[42] En’am Suresi: 164. En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.
[43] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 101 - s.1882.
[44] Yusuf, 12/78.
[45] Yusuf; 12/79.
[46] “Sünuhat”, II, 2041.
[47] Yirmi Dokuzuncu Mektup, I, 555.
[48] Akgündüz, a.g.e., 23, IV. Murad Kanunnamesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, No; 2362, vrk. 35/b'den
[49] Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, II/184 (Hüdavendigar Livası Kanunnamesi, md. 33-34)
[50] “Mektubat”, Onüçüncü Mektup, 367, On Altıncı Mektup’a Zeyl, 379.
[51] Armağan, 1992, 99-100.
[52] Buhari, menakıb 25.
[53] Yıldız, a.g.e., 102
[54] Hamidullah, Introduction to Islam, 97
[55] bkz. Canan, Çevre Ahlakı, 92
[56] el-Mubarek, Nizâmu’l-İslâm, 115.
[57] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetevâ, 28/379-380.
[58] Otuzuncu Lem'a - s.823.
[59] Otuzuncu Lem'a - s.824.
[60] Al-i İmran; 3/169.
[61] Bakara; 2/190.
[62] Ardoğan, Kur'an ve İnsan Psikolojisi, 74
[63] Hukukun üstünlüğü,[63] ‘adalet ve hukuk’ ile ‘siyasal iktidarın irade ve uygulamaları’ arasındaki belli bir ilişkiye, birincisinin ikinciyi belirlediği bir kozalitedir. Bu da iki temel esası içerir: Birincisi, ahlâk ve hukukun evrensel esas ve normlarına bağlı, temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvenceye alındığı bir hukukun varlığıdır. İkincisi, hukuka bizzat devletin de tâbî olması ve herkes için hukuk güvenliğini sağlamasıdır. Dolayısıyla, kamu idaresinin yetkilerinin yasalara dayandırılması hukuk devletinin ilk şartıdır. İkinci şartı, idarenin yargısal denetimi, üçüncsü ise yargı bağımsızlığıdır.
[64] Divan-ı Harb-i Örfî, 1930, 1931..
[65] Rousseau, a.g.e., 39.
[66] Rousseau, a.g.e., 26-27.
[67] Ayubi, Nazih, Political Islam –Religion And Politics in The Arab World-, London and New York, 1994, s. 15.
[68] Mubarek, Muhammed, Nizâmu’l-İslâm –el-Hukm ve’d-devle-, Kahire 1394/1974, s. 24.
[69] Abdulkerîm, Fethî, ed-Devletu ve’s-Siyâdetu fi’l-Fıkhı’l-İslâmî, Kahire 1404/1984, s. 278-279, 281-283, 420-421; Mütevellî, Abdülhamit, Mebâdiu Nizâmi’l-Hukm fi’l-İslâm, İskenderiyye 1978, s. 327.
[70] Bk. Türcan, a.g.e., 149, 119.
[71] Başgil, A. Fuat, Demokrasi Yolunda, İst. 1961, s. 265 vd.; Selâhaddin, Muhammed, Özgürlük Arayışı ve İslâm (trc. N. Ahmet Asrar), İst. 1989, s. 18.
[72]
[73] Mektubat, On Beşinci Mektup, 370.
[74] el-Mağribî, Câmiu'ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:463.
[75] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 98 - s.1878.
[76] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 101 - s.1882.
[77] Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 98 - s.1878.
[78] Lemeât, 324.