
İslam açısından kölelik
-umumî manevî Bir ilke (özgürlük) ile tekil bir vakıaya cevabın ayrım noktası-
Recep ARDOĞAN
İnsanlık tarihine bakıldığında, eşitlik anlayışının ilk önce tevhid prensibiyle aklî, dinî ve ahlâkî temeline sahip olduğu görülür.[1] İlahî vahyin değişmez özü olan tevhid, en başta yaratıcının birliği, dolayısıyla tüm insanların temelinin bir oluşu ve aralarında hiçbir ayrım olmaksızın hepsinin de insanlık değeri açısından eşitliği demektir. Birden fazla yaratıcıya inanmak ise, tarih boyunca insanlar arasında yaratılıştan varsayılan bir ayrımın, değer farklılığının felsefî ve akidevî dayanağı olmuştur. Nitekim Cahiliyye Araplarında her kabilenin ve her ailenin ayrı putları olduğu gibi, Antik Yunan’da da her sitenin kendi tanrısı vardır ve siteler arasındaki savaş tanrılar arasındada gerçekleşiyordu.
Kur'an, insanların aslî eşitliği ve birliği yanında ihtilafların arızî olduğunu ortaya koyar.[2] Eski Ahit’in Yahudi kavminin insanlar arasından seçildiğini tekrar tekrar vurgulayan ifadelerine[3] karşın, Kur'an açısından, seçilmiş olmak, insanlık değeri açısından ötekilere karşı doğuştan gelen bir üstünlük değildir. Allah ahdine zalimlerin erişemeyeceğinin bildirilmesi[4] ve “Eğer siz Hak'tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.”[5] ayeti, bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Tevhid inancıyla insanların eşitliğini dinî bir prensip olarak ortaya koyan İslâm, bunu ırk ve sınıf ayrımını; ruhbanlığı yasaklayarak sosyal alanda da pratize eder. Kur'an'ın büyük bir kısmı insanı Kur'an'ın insan saygınlığı vizyonunu gerçekleştirmekten insanı alıkoyan gelenekçiliğin, her türlü (dinî, siyasî, iktisadî vs.) otoriteryanizmin, kabileciliğin, köleliğin vs. esaretinden kurtarmaya yöneliktir. Her bir insanın Allah’ın kulu olması, insanlık değeri ve hak ve ödevleri bakımından aralarında farklılığın bulunmayışı demektir. Bunun sosyal yaşamdaki vizyonu, insanların hukukî eşitliği; hiçbir birey veya topluluğun hukukun üstünde veya dışında olamamasıdır.
İslam’ın Tanrı’nın birliği ilkesiyle insanların birliğini ve eşitliğini, inancın zorunlu bir umdesi haline getirirken ve kişiyi geleneğin, Tanrı adına konuştuğunu iddia eden ruhban sınıfının, Tanrı’nın gölgesi olduğunu iddia eden kralların iradesinden kurtarırken köleliği tanıması ve bununla ilgili düzenlemeler içermesi, önemli ve güncelliğini koruyan bir tenkit konusu olmuştur. Çünkü, kölelik, her insanın insanlık değeri ve hukuk açısından eşitliği ve özgürlüğü ilkesine aykırı bir durumdur. İnsan hakları kavramıyla çelişen köleliğe İslâm’ın ve Kur'an'ın nasıl yaklaştığının ortaya konması büyük önem arzetmektedir.
1. İslâm’da Aslolan Hürriyettir
İslâm inancında, kainatın insan çin sunulmuş olması ve insanların aynı kökten gelen eşitl varlıklar oluşu, insan için özgürlüğün ilahî iradeyle takdir edilmiş olması demektir. İnsanın soyut anlamda ‘özgürlük bilinci’ de ilahî takdir gereğidir. İnsanoğlunun Allah tarafından onurlandırılmış[6] oluşu da onun özgür olmasını gerektirir. Esasında, özgürlüğün, varlıkta değer ve hayat seviyesinin yükselişine eşlik etmesi tabiî bir olgudur. Bu anlamda İslâm’da özgürlüğün tabiî bir olgu kabul edilmesinin sonucu, ‘özgürlük’ ve ‘özgürleşme’nin de umumî manevî bir ilke oluşudur.
Tevhid inancı, mutlak gücü Allah'a ait kılmakladır[7] ki, buna göre, insan güç ve zenginliğin bir emanet olduğu bilinciyle hareket etmeli ve kendinde diğer insanlar üzerinde mutlak ve sınırsız bir tasarrufta bulunma hakkı görmemelidir. Bu anlayış, açıkça, bireyin vesayet altından kurtarılması demektir.
Vahiy ve kulların kula kulluktan kurtarılması mesajıdır.[8] İncil’e göre de İsa (a), yoksuları müjdelemeye, tutsakların serbest bırakılacaklarını duyurmaya, ezilenleri kurtarmaya geldiğini söylüyordu.[9]
Tüm insanlar, bir tek Rab tarafından ve eşit insanlık onuruyla yaratıldığından, güç ve entrikalarla köleleştirilemez. Rasûlüllah(a), Allah’ın "Üç kişi vardır, Kıyamet günü ben onların hasmıyım: (1) Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse, (2) hür bir kimseyi satıp parasını yiyen kimse, (3) bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde, ücretini vermeyen kimse." [10] demiş, diğer bir rivayette de köleyi azat ettikten sonra tekrar köle yapan kimsenin namazının kabul edilmeyeceğini bildirmiştir."[11]
Hz. Ömer, Mısır valisi Amr b. As’ın oğlunun bir Mısırlıya “Ben asil bir anne-babanın oğluyum” diye böbürlenmesini şiddetle kınamış ve Amr b. As’a dönerek “Ey Amr, Anneleri, onları hür olarak doğurmuşken insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” demiştir.[12] Bu ifadeler, mevcut arızî şartlara karşın, insanların hür ve eşit doğdukları; asl’olanın bu özgürlük ve eşitliğin korunması olduğu anlayışını ortaya koymaktadır. Ancak Kur'an'ın indiği dönemde köellik bir vakıdaır ve İslâm’ın bu vakıaya yaklaşımı, öncelikle sınırlama ve ıslah şeklinde olmuştur.
2. Vakıanın Sınırlanması
İslâm’ın geldiği ortamda, kölelik yaygındı ve insanlar harpler, özellikle 'kabile savaşları' ve 'gece baskınları' sonucunda veya yüksek faizle aldığı git gide artan borcunu ödeyemez duruma gelen kimseler borcuna karşılık köleleştirilirdi. İslâmiyet, tefeciliği kaldırmış, insanların ödeyemediği borçlarına karşı alacaklısı tarafından köleleştirilmesini yasaklamış ve kabile savaşlarına son vererek köleliğin en büyük kaynağını kurutmuştur.
Burada, Batıda hukukî metinler ve sözleşmelerle köleliğin yasaklanmasının[13] arkasındaki tek motivasyonun insanî duyarlılık olmadığüını işaret edilmelidir. Kölelerin üremelerinin ölüm oranlarını dengeleyici olmayışı, sakat kalmış ve hasta olanların çok fazla çalışamadıklarından, kölenin yaptığı işin serbest çalışan bir işçinin işinden çok daha pahalıya gelmesi de köleliğin kaldırılması isteğine yol açan etkenlerdendir. Bu durum, endüstrî devriminin modern köleliliği getireceğinin de işaretidir. Sanayi devrimiyle oluşan ücretli işçiler düzeninde, yapılan işin karşılığı, çalışanın ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyecekti.[14] Ancak, bugün köleliğe karşı dünya çapında oluşan kamuoyu ve duyarlılık, fikrî, ahlakî ve hukukî bakımdan büyük bir ilerlemedir.
İslâm, mevcut köleliğe, nihayetinde kalkmasını sağlayacak şekilde düzenleme getirmiş; harplerde düşmana misilleme bulunma dışında, köleleştirme kapılarını kapamıştır. Esirleri köleleştirmenin mubah olması için, söz konusu savaşın da ya İslâm’ı savunmak için ya da Müslümanlara yapılan baskı ve zulmü kaldırmaya yönelik, İslâm’ın hükümlerine uygun, yani meşru’ olması şarttır ki bu şartlar ancak doğuş yıllarında İslâm’ın mecbur kaldığı savaşlarda gerçekleşmiştir.[15] Hatta, bazılarına göre, düşman tarafının da Müslüman esirleri köle yapmaları gerekir, yoksa tek taraflı ve antlaşmaları çiğneyerek düşman esirleri köleleştirilemez.[16] Müslümanların harp esirlerinin köleleştirilmesi, bir misilleme tarzında olmuştur. Kur'an, “Kim size saldırırsa (‘i'tedâ aleyküm) siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.”[17] ve “Eğer ceza verecekseniz (âkabtüm), size verilen cezanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”[18] ayetleriyle, savaşın aslında bir misilleme olduğunu belirtir. Kur’an’ın savaş esirleriyle ilgili ifadesi de şöyledir: “(Savaşta) kafirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.” (Muhammed; 47/40). Düşmanlar, Müslüman harp esirlerini köle olarak kullanıyor ve satıyorlardı. Hz. Peygamber’den sonra, sahabîler, müşriklerin bu düşmanca tutumu karşısında bir misilleme olarak aynı metoda başvurmuşlardır. Ancak, kendi normal yaşantısını süren milyonlarca hürün ele geçirip köleleştirildiği yakın çağdaki örneklere karşı, İslâm dünyasının ‘köle avcılığı’[19] gibi bir ayıbı olmamıştır.
Bununla birlikte Kur'an'da kölelik kurumunu sürdürmeyi ifade eden bir ayet bulunmaz; Kur'an'da köle (abd) kelimesi yerine ‘rakabe (boyun)’[20] terimi geçer ve bu terim de daima hürriyete kavuşturma ifadesiyle kullanılır.[21]
3. Vakıanın Islâhı
Köle, İslâm'da diğer medeniyetlerde ifade ettiği aynı manayı ifade etmez. Evinde köle bulunduranlar, kölelerine aile fertleri gibi davranacak, kendi yediğinden yedirecek, giydiğinden giyindirecektir. Bütün bu uygulamalarla mevcut kölelerin statüsü ailenin normal fertleri seviyesine yükseltilmiştir.”[22] “Ma'rûr b. Süveyd(r) anlatıyor: "Ebu Zerr'i gördüm, üzerinde bir takım (hulle) vardı, kölesi de aynı şekilde bir takım giyiyordu. Bunun sebebini sordum. Bana şu cevabı verdi: "Rasûlüllâh(a)'dan şöyle söylediğini işitmiştim: "Onlar sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah Teâlâ Hazretleri onları ellerinizin altına (emaneten) koymuştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Yapamayacağı iş buyurmayınız, eğer buyurursanız onlara yardım edin."[23] Dolayısıyla, köleye ağır işler yüklenmemesi, eziyet edilmemesi ve aile ferdi gibi insanca davranılması gerekir. Bundan hareketle, İslâm’da köleliğin yerini, savaş esirlerinin toplum içinde bakım ve gözetimlerini ve toplum ile bütünleşmelerini sağlayan bir “koruyucu aile” kurumunun aldığı ileri sürülür.[24] Savaş esirleri, mübadele edilmedikleri için, onlara belli hakları sağlayacak bir güvence kurumuna ihtiyaç vardı. Toplum ile bütünleşip esirlik durumlarına son verilse dahi, toplumsal dayanışma güvenceleri yine o ailenin bir yükümü olarak devam ediyordu.[25]
Nitekim, Kur'an da ‘cariyeler’den ‘kızlarınız’ diye söz eder:
“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız(feteyâtiküm)dan alsın..."[26]
Böylelikle İslâm, ıslah olana kadar kölelerin statüsünü yükseltip, aile fertlerinden biri yapar, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmasını yasaklar; ıslah olduktan sonra da yazışma yoluyla azat olmalarını sağlar.
Köleleri ağır işlere koşmaktan başka, İslâm’ın üzerinde durduğu bir konu da onlara karşı şiddet kullanmamak, dövmemek, eza ve işkence etmemektir. Bu yasağı ihlal etmenin hükmü ya da keffâreti de eziyet gören kölenin azat olmasıdır.[27] “Muaviye İbn Süveyd İbni Mukarrin anlatıyor: "Bizim bir azatlımıza bir tokat attım ve kaçtım. Sonra öğleden az önce döndüm, babamın arkasında namaz kıldım. Babam azatlıyı da beni de çağırdı. Sonra hizmetçiye: "Misilleme (onun yaptığının mislini) yap!" dedi. Hizmetçi affetti. Bunun üzerine babam anlattı: "Biz Beni Mukarrin, Rasûlüllâh zamanında tek bir hizmetçiye sahiptik. Ona birimiz bir tokat vurdu. Bu hadise Rasulüllah'ın kulağına ulaştığında, onun azat edilmesini emretti. Kendisine, "Ondan başka hizmetçileri yok!" dendi. Bunun üzerine, "Öyleyse onu hizmetlensinler. Ancak ne zaman ondan müstağni olurlarsa, derhal yol versinler!" buyurdular."[28] Hadislerde zarar verilen köleye yardım etmek, azat olmasını sağlamak, Müslüman toplumun bir yükümlülüğü olarak takdim edilmiştir. Bu düzenlemeler sonucu, Müslümanlara karşı savaşmış olan esirler, esir kamplarında, toplama kamplarında yapılan eza ve işkenceye tabi tutulmamışlar, bir aile ferdi gibi muamele görebilmişlerdir.
İslâm’ın diğer bir düzenlemesi de sahibine çocuk doğuran cariyenin sahibinden başkasına artık köle olmaması, sahibi vefat ettiğinde hürriyetine kavuşmasıdır. Yakın tarihlere dek tecavüz sonucunda efendilerinden hamile kalan zenci kadınların çocuklarının da köleleştirildiği bilinmektedir. Babalık konumuyla hiçbir şekilde bağdaşmayacak böylesi bir durum, İslâm’la önlenmiş ve İslâmî öğreti Hz. Ömer(r)’in "Efendisinden çocuk doğuran cariyeyi efendisi artık satamaz, hibe edemez, miras olarak da bırakamaz. Hayatta kaldığı müddetçe ondan istifade eder. Ölecek olursa cariye hür olur."[29] sözüyle açık ifadesini bulmuştur. Böylelikle efendisinden çocuğu olan kadının efendisinin ölümüyle hürriyetine kavuşması sağlanmıştır. Yine sahibi, kendisi öldükten sonra kölesinin hür olmasını isteyebilir. “Müdebber” adı verilen böyle bir köle sahibinin ölümüyle hür olur.
4. İslâm Köleleri Özgürleştirmeyi Amaçlamıştır
İslâm, köleleri özgürleştirmeyi desteklemiş ve teşvik etmiştir: Kur’an, yemini bozma,[30] hata yoluyla birinin ölümüne sebebiyet verme,[31] ramazanda orucu yeme ve eşini cezalandırmak için onunla ilişkisini kestiğinin ifadesi olarak onu mahremine benzetme (zıhâr)[32] günahlarına keffaret olarak köle azat etmeye teşvik ettiği gibi yazışma (mükâtebe)[33] yaparak azat olmak isteyen kölelere bu imkanın verilmesini beyan etmiştir. Bu hususta Kur'an’ın direktifi şudur:
“Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın.”[34]
Ayetteki “hayr”, Mevdûdî’nin bildirdiklerine göre, üç anlamı ifade etmektedir. Birincisi, kölenin emeğiyle özgürlüğünü kazanabilmesidir. Peygamberimiz(s), “Kölenin gerekli parayı kazanabileceğinden emin olduğunuzda anlaşmayı yapın, onu parayı halktan dilenmesi için bırakmayın.” demiştir. İkincisi, anlaşmanın amaçları bakımından köle namuslu, doğru sözlü ve güvenilir olmalıdır. Üçüncüsü ise, kölenin İslâm ve Müslümanlara karşı düşmanlık hisleri beslememesi ve hürriyetine kavuşturulmasının İslâm toplumunun menfaatine aykırı olmamasıdır.[35] Bunun yalnızca ahlâkî bir öneri olarak değil, aynı zamanda hukukî bir kural olarak anlaşılacağına dair Hz. Ömer’in uygulaması da söz konusudur. Halife Ömer(r) zamanında Sirin adlı köle efendisi Hz. Enes'e mükatebe yapma talebinde bulunmuş, çok zengin olan Hz. Enes mükatebe yapmayı reddetmişti. Sirin, Ömer(r)'a başvurduğunda Ömer, Enes(r)'a Sîrîn'le mükatebe yapmasını emretmiş ve bu gerekliliği yukarda geçen ayete dayandırmıştır.[36] Bu uygulamalar, söz konusu ayetin bir gereklilik (vücub) ifade ettiğini göstermektedir.
Ayrıca, sözleşme imzalandıktan sonra sahibi köleye engeller çıkartamaz.
Bu konudaki diğer bir ilahî direktif de mukateb kölelerin zekat ve sadaka ile desteklenmesidir:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir.”[37]
Burada kölelere verilen sadaka, azat olmak için sözleşme yapmış köleye, yükümlü olduğu meblağı ödemek içindir. Yoksa, köleyi efendisi yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek zorundadır. Yine mükateb köleler, zekat verilecek kimseler arasında zikredilir:
“Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” [38]
Kur'an’da Müslümanlara, bir yandan kendilerinde bir iyilik görülen köleler istedikleri takdirde, onlarla yazışma yapmaları emredilirken, diğer yandan da onlara hürriyetlerini satın alabilmeleri için yardımcı olmaları emredilir. Nitekim devlet hazinesinden ayrılan bir fonla köle satın alınıp azat edilir.[39]
Kısaca, İslâm’ın nazarında yalnızca meşru bir savaşta esir düşen düşman esirleri, bir misilleme olarak, efendileri gibi yemek, içmek ve giyinmek; ağır işlere koşulmamak ve şiddete maruz bırakılmamak üzere köleleştirilebilir. Şartlar oluştuğunda efendileriyle belirleyecekleri bir meblağı ödemekle hürriyetlerine kavuşabilirler. Bu konuda onlara bizzat Müslümanlar yardım edecektir. Sonuçta Müslümanlara karşı savaşan insanlar, ıslah olmuş biçimde özgür hayata döneceklerdir. Anlaşılacağı üzere, İslâm’da harp esirlerinin bedelli veya bedelsiz geri verilmemeleri halinde misilleme yoluyla bir kısmını köle haline getirilmeleri yolu açık kalmış, bu yolun kapatılması için başka milletlerin aynı noktaya gelmeleri beklenmiştir.[40] Bugün için ise, genel itibariyle dünyanın ulaştığı medeniyet ve anlayış seviyesinde köleliğin ancak Kur’an’ın gaye ve zihniyetine aykırı olduğu söylenebilir.
Anlaşılacağı üzere, savaş esirliğine bağlı durum, temel bir hukukî statü değil, tarihsel sosyal-siyasal koşulların zorunlu kıldığı arızî bir durumdu. Bu koşullar içinde sadece haklı bir savaş sonucunda, bir aile ferdi gibi muamele görmek koşuluyla esaret hayatı söz konusuydu ve Kur’an’ın asıl teması, köleleştirme değil köle azadı idi. Kölenin azat edilmesi, belli günahlar için keffaret olmanın yanı sıra bir takva davranışıdır. Kölenin istemesi halinde ücret karşılığı azat sözleşmesi yapmayı ve ücretini ödeyebilmesi için de ona finans sağlanmasının emredilmesi, arka plandaki köleliğin son bulması amacını göstermektir. Bugün gelinen noktada, Müslüman bir toplumda köleliğin olabileceği yolundaki bir düşünce, Kur’an mesajının altında yatan manevî ilkenin anlaşılamamasına neden olan donuk bir zihniyete bağlanabilir.
[1] Thomas Paine, Tevrat'ın yaratılışıla ilgili temasının insanın birliği ve eşitliğine yöneldiğini, bütün dinlerin de insanın birliğini temel aldığını ifade eder. İnsan Hakları, çev. Mehmet Osman Dostel, İst. 1988, 53. Bazı dinlerde insanlarin birliğine aykırı yaklaşımların bir dejenerasyonun sonucudur.
[2] Hucurat, 49/13; Nisa; 4/1; Araf; 7/189.
[3] Çıkış, 6/6-7, 19/3-6; Levililer, 16/12-13, 19/1-3, 20/24-26; Tesniye 14/2.
[4] Bakara 2/124.
[5] Muhammed 47/38. ayrıca bkz. Hud, 11/57; Fatır, 35/16; Tevbe, 9/39; Bakara, 2/124.
[6] İsra, 17/70.
[7] Bkz. En’am, 6/57; Yusuf, 12/40, 67; Maide, 5/120, 17; Bakara, 2/107, 116, 255. vb.
[8] Zümer, 39/17.
[9] Matta 5/2-10; Luka: 4/18-19 ve 6/20-22-21.
[10] Buhari, Büyû' 106.
[11] Ebu Dâvud, Salât 63.
[12] Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harac, 6. Bsk., Kahire 1397, 116; İbn Teymiyye, Ebu’l-Abbas Takıyyü’d-Dîn Ahmed, Mecmu’u’l- Fetevâ, I-XXXV, nşr. Abdurrahman b. Muhammed b. Kasım, Mekke 1381-1386, XXVIII/379-380. Burada insanlar üzerinde soy ve asalet ile tahakküm oluşturmak, ayrım ve tahkirde bulunmak da onları köleleştirmenin bir adımı olarak değerlendirilmektedir.
[13] Eylül 1814 - Haziran 1815 arasında toplanan Viyana Kongresi köle ticaretinin yasaklanması çabalarının başlangıcını oluşturmuştur. Aclânî, Münir, Abkariyyetü’l-İslamî fî Usuli’l-Hukm, Dımeşk ts., 415; Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, İst. 1997, 193.
Avrupalılarca müesseseleştirilen köle ticaretinin bütün ülkelerde yasaklanması ve kaldırılması, ancak 7 Eylül 1956'da Birleşmiş Milletler'in "Köleliğin, Köle Ticaretinin ve Köleliğe Benzer Kurum Ve Uygulamanın Kaldırılması Sözleşmesi" ile kabul ve bütün dünyaya ilan edilmiş; Türkiye de bu sözleşmeyi 17 Temmuz 1964’te onaylamıştır. Fendoğlu, Hasan Tahsin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Kölelik ve Cariyelik -Kamu Hukuku Açısından Mukayeseli Bir İnceleme-, İst. 1996, 314.
[14] 1834 Fransa’sında yapılan bir anketin sonucunda, işçilerin günde 20 saat çalışmalarına karşın, ailelerinin geçimini sağlayabilecek ücretlere ulaşamadıkları ortaya çıkmıştır. Aynı tarihlerde Almanya’da işçi ücreti ile temin edilebilecek yemeğin kalorisinin, o sırada cezaevlerinde verilen yemeğinkinden düşük olduğu tespit edilmiştir. Talas, Cahit, Toplumsal Politika, 4. Bsk., Ank. trs., 67; Güven, Sami, Sosyal Politikanın Temelleri, 2. Bsk., Bursa 1997, 38. İnsanlık dışı koşullarda emeği sömürülen sadece yetişkinler değildi. Owen, 1818’de şöyle yazıyordu: “Tek ilkesi parasal kazanç olan akıllı bir köle sahibi, genç kölelerini bu kadar erken bir yaşta günde on saat bile çalışmazdı herhalde... Oysa yedi-sekiz yaşındaki çocukları, insanda, her yaştan erkek ve kadınlarla birlikte günde ondört-onbeş saat çalıştırılıyorlar...” 1833 Fabrika Yasaları’na göre sabit iş günü, 13-18 yaşları arasındakiler için 12 saat; 10-13 yaş arasındakiler için 8 saatti. Gemalmaz, a.g.e., 71-72.
[15] Krş. Mütevelli, Abdülhamit, Mebadiu Nizami’l-Hukm fi’l-İslâm, 4. bsk., İskenderiyye, 1978, 416.
[16] Mütevelli, a.g.y.; Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ank. 1992, 40.
[17] Bakara; 2/194.
[18] Nahl; 16/126.
[19] Geniş bilgi için bkz. Fendoğlu, a.g.e., 64 vd.; Zenâtî, Dr. Mahmud Selâm, Hukuku’l-İnsan (Medhalun Tarihî), yer yok 1992, 203 vd.
[20] Nisa, 4/92; Maide, 5/89; Mücadele, 58/3; Beled, 90/13.
[21] Ammâra, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân –Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, 20.
[22] el-Bennâ, Cemâl, Kadıyyetu’l-Hurriyye fi’l-islâm, Kahire, 1405/1985, 87-88; Hamidullah, Muhammed, İslâm'da Devlet İdaresi, çev. Kemal Kuşçu, Ank. 1979, 337; Karatepe, Şükrü, “İnsan Haklarının İlahi Temelleri”, Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları, Ank. 1996, 113.
[23] Buhari, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eyman 40; Ebu Davud, Edeb 133; Tirmizi, Birr 29.
[24] Hatemî, Hüseyin, “İslâm’da İnsan Hakkı ve Adalet Kavramları” Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları, Ank. 1996, 12
[25] Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, İst. 1988, 276
[26] Nisa; 4/25.
[27] el-Bennâ, a.g.e., 88.
[28] Müslim, Eyman 31; Tirmizi, Nüzur 14; Ebu Davud, Edeb 133. Benzer bir rivayet için bkz. Ebu Davud, Diyat 7; İbn Mace, Diyat 29.
[29] Muvatta, Itk 6, (2, 776).
[30] Maide 5/89.
[31] Nisa 2/92.
[32] Mücadele 58/3.
[33] Mukatebe, kölenin sahibiyle yaptığı ve belli bir miktar parayı ödemekle ya da belli bir hizmette bulunmakla hür olmasını öngören anlaşmadır. Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, İst. Trs., VI/19.
[34] Nur; 24/33.
[35] Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur'an, I-VII, tr. Kurul, İst. 1991, III/539-540.
[36] Buhari, Mükateb 1.
[37] Bakara; 2/177.
[38] Tevbe; 9/60.
[39] Gürkan, Ahmet, İslâm Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, 4. Bs. Ank. 1989, 181.
[40] Karaman, “İslâm Hukukunda Devlet, Fert ve İnsan Hakları”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan Hakları, I-III, İst. 1992, I/309.

